Hikâyelerin Günlük Hayattaki Karşılığı
Bu söylediklerim soyut gibi gelebilir ama aslında gündelik hayatın tam merkezinde duruyor. Mesela çocukluktan beri bize anlatılan bazı cümleleri düşünelim: “Bizden bir şey olmaz”, “Bu ülkede dürüst olan kaybeder”, “Kader böyle”. Bunların hiçbiri bilimsel bilgi değildir ama güçlü hikâyelerdir. Yıllarca tekrar edildikçe insanın davranışını, cesaretini, hatta hayallerini şekillendirir. Bir noktadan sonra insan denememeyi, risk almamayı, susmayı normal görmeye başlar. İşte hikâye tam olarak burada devreye girer; insanın kader algısını bile inşa eder
Bilginin Hikâyeye Dönüşme Süreci
Bir olay yaşanır, sonra anlatılır. Anlatılırken eksilir, eklenir, yorumlanır. Üçüncü kişiye ulaştığında artık olay değil, olayın hikâyesi vardır ortada. Bugün sosyal medyada dolaşan “bilgilerin” büyük kısmı böyledir. Kaynağı belirsiz ama anlatımı güçlüdür. İnsanlar çoğu zaman doğru olduğu için değil, inandırıcı olduğu için inanır. Çünkü güçlü bir hikâye, zayıf bir gerçeği bile ayakta tutabilir.
Din, İnanç ve Anlatı Meselesi
İnanç konusu da bundan bağımsız değil. Kur’an’da kıssaların bu kadar yer tutması boşuna değildir. Çünkü insan doğrudan hükümle değil, hikâyeyle yüzleştiğinde düşünür. Hz. Yusuf’un hayatı bir ahlak dersi olarak anlatılsaydı bu kadar etkili olur muydu? Hayır. Ama bir hikâye olarak anlatıldığında asırlar sonra bile insanın kalbine dokunabiliyor. Bugün yaşadığımız problem, bu kıssaların ruhunu kaybedip onları sadece bilgi metnine indirgemiş olmamız.
Neden Yeni Bir Hikâye Kuramıyoruz?
Çünkü riskli. Yeni hikâye demek, eski kabulleri sorgulamak demek. Bu da konforu bozar. O yüzden çoğu toplum, yanlış bile olsa bildiği hikâyeyi savunur. Mesela başarısızlığın sebebini sürekli dış güçlere bağlayan bir anlatı, insanı geçici olarak rahatlatır ama uzun vadede hareketsizliğe mahkûm eder. Çünkü hikâye şunu fısıldar: “Sen bir şey yapamazsın.”
Büyük Dönüşümler Nasıl Başladı?
Tarihteki büyük kırılmalara baktığımızda, önce hikâyenin değiştiğini görürüz. Rönesans sadece sanat hareketi değildir; insanın kendisi hakkında kurduğu hikâyenin değişmesidir. “İnsan acizdir” anlatısından, “insan düşünebilir ve üretebilir” anlatısına geçiştir. Aynı şekilde İslam’ın ilk döneminde de anlatı çok nettir: Adalet, emanet, sorumluluk ve ahlak. Bu hikâye, çölün ortasında bir medeniyet doğurmuştur.
Avam ve Gerçek Etki Meselesi
Toplum üzerinde etkili olduğu sanılan pek çok şey aslında yüzeyseldir. Günlük tartışmalar, suni gündemler, bağıran başlıklar… Bunlar gürültü üretir ama kalıcı iz bırakmaz. Asıl etki, insanın kendi kendine kaldığında hatırladığı hikâyelerde saklıdır. Bir baba sözü, bir anne duası, çocukken duyulan bir masal… Bunlar insanın karakterini şekillendirir.
Bugün Ne Yapmalı?
Bugün yapılması gereken şey, bağırmak değil; yeniden anlatmaktır. Daha sahici, daha adil ve insanın onurunu merkeze alan hikâyeler kurmak. Gençlere sadece ne yapmaları gerektiğini değil, neden yapmaları gerektiğini anlatan hikâyeler sunmak. Çünkü insan, anlam bulduğu yerde kalır.
Ben şuna inanıyorum: Toplumlar bilgiyle değil, hikâyeyle ayağa kalkar. Bilgi yön gösterir ama hikâye yürütür. Eğer bugün bir çıkış arıyorsak, önce hangi hikâyeye inandığımızı dürüstçe sormamız gerekiyor. Çünkü yanlış hikâyelerle doğru bir gelecek inşa edilemez.
Hadi eyvallah
0 Yorum:
Yorum Gönder
Teşekkürler