Bazı insanlar hayatımıza öyle bir girer ki, sanki biz doğmadan önce de oradaymış gibi hissederiz. Onlarla tanıştığımız günü değil, sanki onları hiç tanımadığımız bir zamanı hatırlamakta zorlanırız. Aynı masada saatlerce oturup hiçbir şey konuşmadan anlaşabilmek, bir bakışta bütün cümleleri kurabilmek… İşte insan o zaman, bu bağın hiç kopmayacağını sanır. Çünkü bazı yakınlıklar, mantıkla değil hisle kurulur. Ve insan, hissettiği şeyin sonsuz olacağına inanmak ister.
Sonra hayat, kendi senaryosunu yazmaya başlar. Küçük bir kırgınlık, büyüyen bir suskunluk, yanlış zamanda söylenen bir cümle ya da hiç söylenmeyenler… Bir bakarsın, o “her şeyini bilen insan” artık seni tanımıyormuş gibi davranıyor. Bir zamanlar en çok güldüğün kişiyle, aynı ortamda göz göze gelmemek için çaba harcıyorsun. Sanki aranızda görünmez bir duvar örülmüş. Ne yıkmaya cesaretin var, ne de tamamen görmezden gelmeye.
İnsanın en çok zoruna giden şey ayrılık değildir aslında. Ayrılıklar anlaşılabilir. Her şeyin bir sonu vardır dersin, kabullenirsin. Ama bir zamanlar “biz” olan iki insanın, günün birinde “hiç tanışmamış gibi” olması… İşte bu, insanın içinde sessiz bir çöküş yaratır. Çünkü bazı bağlar kopmaz, sadece anlamını kaybeder. Ve anlamını kaybeden bir bağ, kopmuş olandan daha ağır gelir.
Yıllar geçer. Hayat devam eder. Yeni insanlar girer hayatına, yeni alışkanlıklar edinirsin. Ama bir yerde, hiç dokunmadığın bir anı kutusu gibi kalır o kişi. Açmazsın. Açmak istemezsin. Çünkü içinden ne çıkacağını bilirsin. Eski kahkahalar, yarım kalan cümleler, birlikte kurulan ama hiç gerçekleşmeyen hayaller… Ve en çok da, o zamanlar hissettiğin o saf yakınlık.
Bir gün, hiç beklemediğin bir anda karşılaşırsın. Belki bir sokak köşesinde, belki kalabalık bir ortamda. Göz göze gelirsiniz. O birkaç saniyelik an, sanki yılların özetidir. Ne koşup sarılabilirsin, ne de tamamen yabancı gibi geçip gidebilirsin. İçinde bir şey “konuş” der, başka bir şey “sus.” Ve çoğu zaman susarsın.
Çünkü artık o kişi, senin hatırladığın kişi değildir. Sen de onun hatırladığı kişi değilsindir. Zaman, ikinizi de değiştirmiştir. Bir zamanlar aynı hikâyeyi paylaşan iki insan, artık farklı kitapların karakteri olmuştur. Aynı sayfada buluşamazsınız.
En garip olanı ise şudur: Bir zamanlar saatler yetmezdi konuşmaya, şimdi birkaç kelime fazla gelir. Ne soracağını bilemezsin. “Nasılsın?” bile eksik kalır. Çünkü bilirsin ki o soru, geçmişi de beraberinde getirir. Ve bazı geçmişler, konuşuldukça ağırlaşır.
İnsan bazen düşünür; “Gerçek miydi?” diye. O kadar yakın olduğun biriyle şimdi bu kadar uzak olmak… Sanki yaşananlar bir rüya gibidir. Uyanmışsındır ama etkisi hâlâ içindedir. Ya da güzel bir masal dinlemişsindir çocukken… Büyüdükçe detaylarını unutursun ama his bıraktığı yer hâlâ sıcaktır.
Belki de bazı insanlar, hayatımıza kalıcı olmak için değil, iz bırakmak için girer. Bize bir şey öğretmek, bir duyguyu yaşatmak, bir boşluğu doldurmak için… Sonra giderler. Ama giderken bir parçamızı da yanlarında götürürler. Ve biz, o eksik parçayla yaşamayı öğreniriz.
İşin tuhaf yanı şu: Onları özlemekten çok, onlarla olduğun o halini özlersin. Daha saf, daha gerçek, daha “sen” olduğun o zamanları… Çünkü bazı insanlar, sadece hayatımıza girmez. Bizi biz yapan bir versiyonu da beraberinde getirir.
Ve sonra anlıyorsun… Her yakınlık sonsuz olmak zorunda değil. Bazı bağlar, bitmek için başlar. Ama bu, onların değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine, belki de o yüzden bu kadar kıymetlidirler. Çünkü geçicidirler. Çünkü bir daha asla aynı şekilde yaşanmayacaklardır.
Şimdi geriye dönüp baktığında, bir buruklukla birlikte hafif bir tebessüm oluşuyorsa yüzünde, işte o zaman anlamışsın demektir. Bazı insanlar hayatımızdan gitmez aslında. Sadece bizimle yürüdükleri yolu tamamlarlar.
Ve biz… Onların bıraktığı izlerle yolumuza devam ederiz.
Hadi eyvallah…








