İnsan bedeni, doğanın yarattığı en kusursuz sanat eseridir aslında. Her kas, her damar, her kemik… Bir anlam taşır, bir hikâye anlatır. “Extensor digiti minimi” adı verilen o ince kas, sadece serçe parmağını kaldırdığında kendini belli eder. Küçücük bir detay gibi görünür ama o detay, insan vücudunun sanatla nasıl iç içe geçtiğinin sessiz kanıtıdır.
Michelangelo, Musa heykelini yontarken sadece bir bedeni şekillendirmedi; kasın, kemiğin ve duygunun iç içe geçtiği bir gerçeği taşa işledi. Musa’nın kolundaki o belirgin damar, o gergin kas hattı… İşte orada, “extensor digiti minimi” tam da bilimle sanatın kesiştiği yerde karşımıza çıkar. Canlı değildir heykel ama Michelangelo’nun elinde canlanır. O kas, Musa’nın parmağını değil; insanlığın yaratma gücünü kaldırır aslında.
Hayat da böyledir. Toplum da… Her şey birbiriyle bağlantılıdır. En ufak bir kas hareketi bile bütün bedeni etkiler, tıpkı toplumdaki en küçük bir davranışın bile çevresine dalga dalga yayılması gibi. Bir insanın içten bir tebessümü, bir başkasının gününü güzelleştirebilir. Küçücük bir farkındalık, büyük bir değişimin habercisi olabilir.
Sanatın gücü, bilimin kesinliğiyle birleştiğinde ortaya büyüleyici bir gerçek çıkar: Yaşamın kendisi bir heykeldir. Bizler de her gün o heykele bir vuruş daha yaparız. Kimimiz eksiltir, kimimiz şekil verir, kimimiz sadece izler. Ama sonunda her birimiz, kendi içimizdeki Musa’ya bir anlam yükleriz.
Belki de Michelangelo’nun asıl yaptığı şey, taşa değil, insana hayat vermekti. Çünkü o da biliyordu ki; kasın, taşın, hatta düşüncenin bile bir dili vardır. Ve o dil, doğru anlatıldığında her şey canlıymış gibi görünür.
Hadi eyvalllah..

0 Yorum:
Yorum Gönder
Teşekkürler