10 Ocak 2026 Cumartesi

Hikaye ve Toplum

Hikâyelerin Günlük Hayattaki Karşılığı


Bu söylediklerim soyut gibi gelebilir ama aslında gündelik hayatın tam merkezinde duruyor. Mesela çocukluktan beri bize anlatılan bazı cümleleri düşünelim: “Bizden bir şey olmaz”, “Bu ülkede dürüst olan kaybeder”, “Kader böyle”. Bunların hiçbiri bilimsel bilgi değildir ama güçlü hikâyelerdir. Yıllarca tekrar edildikçe insanın davranışını, cesaretini, hatta hayallerini şekillendirir. Bir noktadan sonra insan denememeyi, risk almamayı, susmayı normal görmeye başlar. İşte hikâye tam olarak burada devreye girer; insanın kader algısını bile inşa eder

Bilginin Hikâyeye Dönüşme Süreci

Bir olay yaşanır, sonra anlatılır. Anlatılırken eksilir, eklenir, yorumlanır. Üçüncü kişiye ulaştığında artık olay değil, olayın hikâyesi vardır ortada. Bugün sosyal medyada dolaşan “bilgilerin” büyük kısmı böyledir. Kaynağı belirsiz ama anlatımı güçlüdür. İnsanlar çoğu zaman doğru olduğu için değil, inandırıcı olduğu için inanır. Çünkü güçlü bir hikâye, zayıf bir gerçeği bile ayakta tutabilir.


Din, İnanç ve Anlatı Meselesi

İnanç konusu da bundan bağımsız değil. Kur’an’da kıssaların bu kadar yer tutması boşuna değildir. Çünkü insan doğrudan hükümle değil, hikâyeyle yüzleştiğinde düşünür. Hz. Yusuf’un hayatı bir ahlak dersi olarak anlatılsaydı bu kadar etkili olur muydu? Hayır. Ama bir hikâye olarak anlatıldığında asırlar sonra bile insanın kalbine dokunabiliyor. Bugün yaşadığımız problem, bu kıssaların ruhunu kaybedip onları sadece bilgi metnine indirgemiş olmamız.

Neden Yeni Bir Hikâye Kuramıyoruz?

Çünkü riskli. Yeni hikâye demek, eski kabulleri sorgulamak demek. Bu da konforu bozar. O yüzden çoğu toplum, yanlış bile olsa bildiği hikâyeyi savunur. Mesela başarısızlığın sebebini sürekli dış güçlere bağlayan bir anlatı, insanı geçici olarak rahatlatır ama uzun vadede hareketsizliğe mahkûm eder. Çünkü hikâye şunu fısıldar: “Sen bir şey yapamazsın.”

Büyük Dönüşümler Nasıl Başladı?

Tarihteki büyük kırılmalara baktığımızda, önce hikâyenin değiştiğini görürüz. Rönesans sadece sanat hareketi değildir; insanın kendisi hakkında kurduğu hikâyenin değişmesidir. “İnsan acizdir” anlatısından, “insan düşünebilir ve üretebilir” anlatısına geçiştir. Aynı şekilde İslam’ın ilk döneminde de anlatı çok nettir: Adalet, emanet, sorumluluk ve ahlak. Bu hikâye, çölün ortasında bir medeniyet doğurmuştur.

Avam ve Gerçek Etki Meselesi

Toplum üzerinde etkili olduğu sanılan pek çok şey aslında yüzeyseldir. Günlük tartışmalar, suni gündemler, bağıran başlıklar… Bunlar gürültü üretir ama kalıcı iz bırakmaz. Asıl etki, insanın kendi kendine kaldığında hatırladığı hikâyelerde saklıdır. Bir baba sözü, bir anne duası, çocukken duyulan bir masal… Bunlar insanın karakterini şekillendirir.


Bugün Ne Yapmalı?

Bugün yapılması gereken şey, bağırmak değil; yeniden anlatmaktır. Daha sahici, daha adil ve insanın onurunu merkeze alan hikâyeler kurmak. Gençlere sadece ne yapmaları gerektiğini değil, neden yapmaları gerektiğini anlatan hikâyeler sunmak. Çünkü insan, anlam bulduğu yerde kalır.

Ben şuna inanıyorum: Toplumlar bilgiyle değil, hikâyeyle ayağa kalkar. Bilgi yön gösterir ama hikâye yürütür. Eğer bugün bir çıkış arıyorsak, önce hangi hikâyeye inandığımızı dürüstçe sormamız gerekiyor. Çünkü yanlış hikâyelerle doğru bir gelecek inşa edilemez.


Hadi eyvallah

7 Ocak 2026 Çarşamba

Sessiz Bir Çöküş

Dini Değerlerde Yozlaşma ve Toplumsal Bedeli


Son zamanlarda içimde giderek büyüyen bir huzursuzluk var. Sokağa çıktığımda, bir sohbet meclisine oturduğumda, sosyal medyada birkaç dakika dolaştığımda aynı soruyla yüzleşiyorum: Biz ne zaman bu kadar savrulduk? Özellikle dini değerler söz konusu olduğunda, elimizdeki kıymetin farkında olmadan onu hoyratça tükettiğimizi hissediyorum. Bu bir anda olan bir şey değil; sessiz, derinden ve yavaş yavaş gerçekleşen bir çöküş bu.


Bu yazıyı bir vaaz vermek için değil, bir dertleşme niyetiyle kaleme alıyorum. Çünkü yozlaşma dediğimiz şey, yalnızca inancı zayıflayan insanların meselesi değil; inandığını söyleyen ama yaşayamayan, savunduğunu iddia edip temsil edemeyen herkesin ortak sorunu.

Yozlaşma Nedir, Ne Değildir?


Önce şunun altını çizmek gerekiyor: Yozlaşma, insanların daha az ibadet etmesi değildir sadece. Asıl yozlaşma, ahlakın içinin boşalmasıdır. Merhametin yerini öfkenin, adaletin yerini çıkarın, tevazunun yerini kibrin almasıdır. Dilimizde ayetler, dilimizde dualar varken; davranışlarımızda yalan, haksızlık ve bencilliğin hâkim olmasıdır.

Bugün dindarlık çoğu zaman bir vitrin süsüne dönüştü. Gösterilen ama yaşanmayan, paylaşılan ama içselleştirilmeyen bir inanç biçimiyle karşı karşıyayız. İnanç, insanı dönüştürmesi gerekirken; biz onu kendi zaaflarımıza uydurmaya çalışıyoruz.

Bu Yozlaşmanın Temel Sebepleri

1. Dinin Araçsallaştırılması

Belki de en tehlikeli kırılma noktası burası. Din; siyaset, ticaret, güç ve nüfuz elde etmenin bir aracı haline geldiğinde, kutsallığını kaybetmeye başlar. İnsanlar dini hakikati aramak yerine, dini kendi doğrularını meşrulaştırmak için kullanmaya başlar. Bu durum, samimi inananları da yorar, uzaklaştırır.

2. Bilgi Kirliliği ve Yüzeysel Dindarlık

Artık herkes her konuda “bir şey biliyor” ama çok az kişi gerçekten öğreniyor. Ayetler bağlamından koparılıyor, hadisler sorgusuzca paylaşılıyor, din birkaç dakikalık videolara sıkıştırılıyor. Derinlik kayboldukça, din de slogana dönüşüyor. Oysa hakikat, emek ister; sabır ister.

3. Modern Hayatın Hız ve Haz Dayatması

Tüketim kültürü bize şunu fısıldıyor: “Hemen iste, hemen al, hemen tüket.” Din ise tam tersini söyler: sabret, kanaat et, nefsinle mücadele et. Bu iki dünya çarpıştığında, çoğu insan kolay olanı seçiyor. Haz odaklı bir yaşam tarzı, manevi derinliği boğuyor.

4. Rol Model Eksikliği

Sözleriyle davranışları örtüşmeyen insanlar çoğaldıkça, özellikle gençler için din güvenilirliğini kaybediyor. Anlatılanla yaşanan arasındaki uçurum büyüdükçe, inanç sorgulanıyor. Gençler dinden değil; ikiyüzlülükten uzaklaşıyor.

5. Aile ve Eğitimdeki Zafiyet

Değerler, vaazlarla değil; örnekle aktarılır. Evde adalet görülmüyorsa, merhamet yaşatılmıyorsa, çocuklardan ahlak beklemek büyük bir çelişkidir. Eğitim sistemi ise çoğu zaman bilgiyi öğretiyor ama hikmeti ihmal ediyor.

Bu Gidişat Devam Ederse Bizi Neler Bekliyor


• Vicdan Kaybı

Dini değerlerin içi boşaldığında, toplumda ilk kaybolan şey vicdan olur. Yanlışı savunmak kolaylaşır, zulüm normalleşir.

• Güven Erozyonu

İnanç adına konuşanlara güven kalmadığında, toplum genel bir şüphe hâline sürüklenir. Bu sadece dini değil, sosyal bağları da zedeler.

• Genç Kuşakların Kopuşu

Gençler samimiyetsizliği affetmez. Eğer onlara din; baskı, çelişki ve korku olarak sunulursa, tamamen sırt çevirmeleri kaçınılmaz olur.

• Manevi Boşluk ve Anlam Krizi

İnsan, yalnızca maddi ihtiyaçlarla yaşayamaz. Manevi dayanaklar çöktüğünde, depresyon, yalnızlık ve amaçsızlık artar.

Peki Çözüm Nerede?

Çözüm büyük sloganlarda değil, küçük ama samimi adımlarda saklı.

  • Önce kendimizden başlamak zorundayız.
  • İnancı savunmadan önce yaşamayı öğrenmeliyiz.
  • Daha az konuşup, daha çok örnek olmalıyız.
  • Dini başkalarını yargılamanın değil, kendimizi inşa etmenin yolu olarak görmeliyiz.


Din; insanı inceltir, yumuşatır, adil kılar. Eğer bir inanç bizi daha öfkeli, daha kibirli ve daha acımasız hale getiriyorsa, orada durup düşünmek gerekir.


Bu yazıyı bir alarm zili gibi düşünmek istiyorum. Henüz her şey bitmiş değil. Yozlaşma kader değil; bir tercihin sonucu. Ve her tercih gibi, değiştirilebilir.


Belki dünyayı bir anda düzeltemeyiz ama inandığını yaşayan birkaç insan, koca bir karanlıkta ciddi bir ışık yakabilir. Ben hâlâ buna inanıyorum.

Hadi eyvallah…


10 Kasım 2025 Pazartesi

Extensor digiti minimi

 İnsan bedeni, doğanın yarattığı en kusursuz sanat eseridir aslında. Her kas, her damar, her kemik… Bir anlam taşır, bir hikâye anlatır. “Extensor digiti minimi” adı verilen o ince kas, sadece serçe parmağını kaldırdığında kendini belli eder. Küçücük bir detay gibi görünür ama o detay, insan vücudunun sanatla nasıl iç içe geçtiğinin sessiz kanıtıdır.



Michelangelo, Musa heykelini yontarken sadece bir bedeni şekillendirmedi; kasın, kemiğin ve duygunun iç içe geçtiği bir gerçeği taşa işledi. Musa’nın kolundaki o belirgin damar, o gergin kas hattı… İşte orada, “extensor digiti minimi” tam da bilimle sanatın kesiştiği yerde karşımıza çıkar. Canlı değildir heykel ama Michelangelo’nun elinde canlanır. O kas, Musa’nın parmağını değil; insanlığın yaratma gücünü kaldırır aslında.

Hayat da böyledir. Toplum da… Her şey birbiriyle bağlantılıdır. En ufak bir kas hareketi bile bütün bedeni etkiler, tıpkı toplumdaki en küçük bir davranışın bile çevresine dalga dalga yayılması gibi. Bir insanın içten bir tebessümü, bir başkasının gününü güzelleştirebilir. Küçücük bir farkındalık, büyük bir değişimin habercisi olabilir.

Sanatın gücü, bilimin kesinliğiyle birleştiğinde ortaya büyüleyici bir gerçek çıkar: Yaşamın kendisi bir heykeldir. Bizler de her gün o heykele bir vuruş daha yaparız. Kimimiz eksiltir, kimimiz şekil verir, kimimiz sadece izler. Ama sonunda her birimiz, kendi içimizdeki Musa’ya bir anlam yükleriz.

Belki de Michelangelo’nun asıl yaptığı şey, taşa değil, insana hayat vermekti. Çünkü o da biliyordu ki; kasın, taşın, hatta düşüncenin bile bir dili vardır. Ve o dil, doğru anlatıldığında her şey canlıymış gibi görünür.

Hadi eyvalllah..


14 Ekim 2025 Salı

Ülkeye CECOT şart…

Yeni Nesil TEHLİKE

Son yıllarda ülkemizin sokaklarında, ekranlarında ve hatta sosyal medyasında yeni bir karanlık yükseliyor. Eskiden filmlerde gördüğümüz, “mafya” dediğimiz o gölgeli dünyanın yeni nesil versiyonu artık yanı başımızda. Ne yazık ki bu yeni tür; ne eski “delikanlılık raconuna” sahip, ne de bir ilkeye… Onlar artık sadece güç, para ve şöhret peşinde koşan birer dijital canavara dönüşmüş durumda.


Eskiden bir yanlışın bile bir onuru vardı. Hatalı iş bile kendi içinde bir “kod” taşırdı. Şimdi ise “kural tanımamak” bir kimlik haline geldi. Güney Amerika’daki kartellerin dizilerde romantize edilen karanlığı, bir şekilde bizim coğrafyamıza da sızdı. Fakat buradaki fark şu: Bizdeki yeni nesil mafya grupları, sadece yeraltını değil, gençlerin hayallerini de ele geçiriyor.

Artık suç, şiddet ve acımasızlık sadece bir olay değil; bir “moda”. Sosyal medya hesaplarında sergilenen silahlar, şatafatlı arabalar ve sahte kahramanlık hikâyeleri, gençler arasında bir özenti dalgası yaratıyor. Kimi çocuk, “o olmayı” istiyor; kimisi de “onlardan biri olmayı.” İşte tehlike tam da burada başlıyor. Çünkü bir toplumun geleceği, en kolay etkilenen kesimi olan gençliğinde gizlidir.Bu gruplar sadece bireylere değil, toplumun dokusuna zarar veriyor. İnsanların güven duygusunu kemiriyor, mahallelerde korku kültürü oluşturuyor, adalet duygusunu baltalıyor. Bir ülkenin ekonomisinden daha tehlikeli olan şey, adalet duygusunun yok olmasıdır. Çünkü adalete inancını kaybeden bir toplumda suç, kolaylıkla sıradanlaşır.


Bugün bu duruma “bize dokunmaz” gözüyle bakarsak, yarın kapımızın önünde buluruz. Çünkü şiddet bulaşıcıdır. Özentiyle başlar, korkuyla büyür, sessizlikle kök salar. Eğer önlem alınmazsa, bu yeni nesil mafya düzeni, ülkemizin sadece sokaklarını değil; adalet sistemini, eğitimini ve hatta kültürünü bile çürütebilir.

Bu noktada çözüm sadece polis veya yargı değildir. Çözüm, toplumun uyanmasında yatıyor. Ebeveynlerin, öğretmenlerin, sanatçıların, gazetecilerin ve her bir bireyin ses çıkarmasında. Çünkü sessizlik, suçun en iyi dostudur.

Unutmayalım, bu topraklarda nice zorluklar, nice savaşlar yaşandı ama bir şeyi asla kaybetmedik: vicdanı. Eğer onu da kaybedersek, neyin mücadelesini vereceğiz ki?

Bu ülkenin yeniden “temiz sokaklar”a, “güvenli gençlik”e ve “onurlu yaşam”a dönmesi için, önce her birimizin kendi içindeki karanlığa karşı mücadele etmesi gerekiyor. Çünkü karanlık, aydınlıktan değil, suskunluktan güç alır.

Hadi eyvallah…

21 Eylül 2025 Pazar

Göbeklitepe’de bir Japon

 Tarihin Küllerinden Doğan Hikâyeler

Son zamanlarda topraklarımızın derinliklerinden çıkan her bir eser bana şunu hissettiriyor: Biz aslında köklerimizin üstünde yaşıyoruz. Göbeklitepe’de gün yüzüne çıkarılan o insan heykeli, sadece taşın oyulmuş hali değil. Binlerce yıl öncesinden bize uzanan bir bakış, bir iz, bir ses adeta. Sanki tarihin üzerindeki tozlar biraz daha aralanıyor ve biz kim olduğumuzu, nereden geldiğimizi yeniden hatırlıyoruz.



Bugün bu topraklarda yürürken sadece modern şehirlerin kaldırımlarında adım atmıyoruz; geçmişin ayak izlerinin üstünde dolaşıyoruz. Ve son zamanlarda ardı ardına bulunan eserler, bana şunu söylüyor: Biz sandığımızdan çok daha derin bir hikâyenin mirasçılarıyız. Göbeklitepe, Karahantepe, Nevali Çori… Her kazma darbesi, geçmişin fısıltılarını bugüne taşıyor.

Beni en çok etkileyen şey ise şu: Bu eserler yalnızca taş, toprak ya da heykel değil. Onlar, insanoğlunun hayallerinin, inançlarının, ellerinin emeği. Bir zamanlar göğe bakan, yaşamı sorgulayan, anlam arayan insanların sessiz ama çok güçlü birer tanığı. Bugün bizler, onların bıraktığı bu mirasa dokunuyoruz.

Belki de bu yüzden bu buluntular, sadece arkeoloji için değil, insanlık için de büyük bir önem taşıyor. Çünkü her yeni keşif, bize tarihin “yeniden yazıldığını” gösteriyor. Ve biz bu coğrafyada, bu yeniden yazılan hikâyenin tam ortasındayız.

Göbeklitepe’de ortaya çıkarılan insan heykeli, bana şunu düşündürüyor: Binlerce yıl önce yaşayan bir insan, kendi elleriyle yonttuğu bir taşı, geleceğe ses olsun diye bırakmış olabilir mi? Belki de o heykel, geçmişin bize selamıdır.

İşte bu yüzden, bu toprakların her köşesinde saklı duran tarih, bizim en büyük hazinemizdir. Yeter ki biz, o hazinenin değerini bilelim ve koruyalım. Çünkü tarih, sadece geçmişi değil, geleceğimizi de şekillendiren en güçlü öğretmenimizdir.

Göbeklitepe toprakları yine sessizliğini bozdu; tarihin gölgesinde uyuyan bir heykel gün yüzüne çıktı. Ve bu kez fark başka: Japonya Prensesi Akiko Mikasa’nın katıldığı törende, Turizm Bakanımızla birlikte bu buluntu kamuoyuna açıklandı. Prensesin yalnızca kültürel bir nezaket ziyareti değil; arkeolojiyle, geçmişle ve sembollerle örülmüş bir bağ olduğu hissi veren bir katılımı oldu bu tören. 


İşte tam burada zihnimde bir soru belirdi: Göbeklitepe halkının Japonya ile görünmeyen, sembolik – belki de kültürel – bir bağlantısı olabilir mi?

Semboller, İşaretler ve “Yazı”nın Doğuşu

Göbeklitepe’deki T biçimli dikilitaşlar üzerindeki figürler, hayvan motifleri, soyut semboller… Bunlar bir anlatının parçaları gibi görünür. Bazıları bu sembolleri “yazı”nın ilk aşamaları olarak görüyor. Örneğin “Göbeklitepe sembolizmi üzerine bir değerlendirme” başlıklı çalışmalar, bu sembollerin yazı sistemlerinden özellikle hiyeroglif ve çivi yazısı ile biçimsel ve işlevsel benzerlik taşıyabileceğini öne sürüyor. 


Yine “Göbeklitepe’de Hiyeroglif Yazı Başlamış mıydı?” adlı bir tez, iki tablet üzerinden sembollerin anlamlı sıralanışı, ideogram benzeri kullanımı ve şekilsel benzerlikleri tartışıyor. Ama şu da var: bilim dünyasında hâlâ kesin kanıt yok. Yazı mı, sembolik işaretler mi; fonetik bir sistem mi oluşmaya başlamış bir görsel dil mi, bunlar belirsiz. 

Japon Prensesi’nin Katılımının Anlamı


Prenses Akiko Mikasa’nın bizzat gelmesi ve bölgedeki neolitik eserlerle sembollerle ilgilenmesi, bu çalışmalara uluslararası bir merakın yansıması gibi. Kültür diplomasisinin sınırlarını, arkeolojinin sessiz dilini herkesin görebileceği bir sahneye taşıyor. Japonya, semboller ve tarihsel izler konusunda zengin bir kültürel mirasa sahip; hiyeroglif benzeri yazılar, çizimler, kutsal objeler… Belki Japon tarafı bu tür sembolik miraslarla empati kuruyor; belki de araştırmalarını bu yönle derinleştirmek niyetindedir.



Gerçekten Göbeklitepe halkı ile Japon kültürü arasında doğrudan bir tarihsel bağlantı mı var? Arkeolojik veriler ışığında bunun kanıtı yok. Ama sembolik düzeyde, simgesel anlamda kurguya açık bir zemin var gibi görünüyor:


  • Göbeklitepe’deki sembol dilinin biçimsel öğeleri, görsel olarak başka eski yazılı kültürlerle (Mısır hiyeroglifleri gibi) karşılaştırılıyor.  
  • Japon kültüründe ve Japonya’daki antik dönem eserlerinde de sembol, işaret, mit ve görselliğin güçlü bir yer tuttuğu biliniyor. Bu tür kültürler sembollerin gücünden beslenir; sembol diliyle şekillenen ritüeller, sanat formları vardır.
  • Prensesin katılımı, uluslararası ilginin artması demek; belki Japonya’daki akademik kurumlar, sembolik diller, erken yazı formları üzerine Göbeklitepe ile paralel çalışmalar yapmak isteyecek.

Benim düşüncem şudur: Bu tür semboller, insanlık tarihinde sadece yerel değil, aynı zamanda yaygın farkındalıkları da harekete geçiren araçlar. Göbeklitepe’de ortaya çıkan figürler, “bir şey anlatma isteği”nin, insanın en eski meraklarından biri olduğunun işaretleri. Japon Prensesi’nin katılımı, bu anlatının sınırlarının sadece coğrafya değil, kültürler, diller; semboller arası bir köprü kurabileceğini hatırlatıyor.

Belki ileride, bu sembollerle Japon kültüründeki işaretler arasında daha somut paralellikler kurulacak: şekil, motif, çizgilerle. Ama o zamana kadar hâlâ büyük bir gizem var. Ve bu gizem, Göbeklitepe’nin büyüsünün, bize sunduğu en değerli armağandır.


14 Eylül 2025 Pazar

Kurtlar vadisi : Puslu bir vadinin derinliklerine doğru


Kurtlar vadisi: “Puslu bir vadinin derinliklerine”

Kurtlar Vadisi… Türk televizyon tarihine damgasını vurmuş, adı geçtiğinde bile hâlâ bir neslin gözünde sisli bir perde aralayan o büyük yapım. Aslında dizi olmaktan çok öte; bir dönemin ruhunu, toplumun içindeki fırtınaları ve perde arkasındaki oyunları seyircinin zihnine kazıyan bir yolculuktu…



Vadinin kendine özgü bir havası vardı. İzleyici ekran karşısına geçtiğinde sadece bir hikâye izlemiyordu; karanlıkla aydınlığın, ihanetle sadakatin, devletle mafyanın, dostlukla düşmanlığın birbirine karıştığı puslu bir vadide dolaşıyordu. Her bölüm, bir sonraki adımı merakla bekleten, aynı zamanda insana kendi ülkesinin gerçeklerini düşündüren bir yapboz gibiydi.

Polat Alemdar karakteri, aslında yalnızca bir kahraman değil, bir simgeydi. İçinde taşıdığı çelişkilerle, sert bakışlarının ardındaki ince duygularla, dostlarına olan bağlılığıyla seyircinin gözünde bir “efsane” haline geldi. Onun yürüdüğü yol, güçle adalet arasındaki ince çizgiyi gösterirken, her adımı seyirciye şu soruyu sordurdu: “Adalet gerçekten kimin elinde?”

Kurtlar Vadisi’nin seyirciye bıraktığı en büyük etki, gerçek ile kurgu arasındaki sınırın bulanıklaşmasıydı. Diziyi izleyenler, bir sahnede derin devletin karanlık masasında oturuyor, bir sahnede vatan uğruna can veren kahramanların yanına düşüyordu. Bu sisli atmosfer, insanları yalnızca ekrana değil, ülkenin içinde bulunduğu siyasi ve toplumsal tartışmalara da çekti. Kimi zaman hayranlıkla, kimi zaman öfkeyle ama daima büyük bir merakla izlendi.

Vadinin puslu havasını asıl özel kılan şey, seyircinin zihninde bıraktığı o “görünmeyen eller” fikriydi. Kimin dost, kimin düşman olduğunu anlamak kolay değildi. Masanın başında oturanlar, sokakta gezenler, hatta en yakın dost görünenler bile bir hamlede yüzlerini değiştirebiliyordu. Bu atmosfer, günlük hayatımıza bile sirayet etti. İnsanlar ilişkilerini, dostluklarını, iş hayatlarını bazen vadiden öğrendikleri bakış açısıyla değerlendirdi.

Kurtlar Vadisi bir dizi olmanın ötesinde, bir dönemin aynasıydı. Toplumun bastırılmış korkularını, özlemlerini ve meraklarını ortaya döktü. Kimi için kahramanlık destanıydı, kimi için karanlık bir labirent… Ama her izleyici için ortak olan şey, vadinin hiç dağılmayan pusuydu.

Bugün dönüp bakınca şunu rahatlıkla söyleyebilirim: Kurtlar Vadisi, izleyicisine sadece bir hikâye anlatmadı. Ona bir bakış açısı, bir şüphe duygusu, bir sorgulama alışkanlığı bıraktı. Ve belki de en önemlisi; vadinin o sisli havasında yürüyen herkes, kendine şu soruyu sordu: “Ben bu masada olsaydım, hangi tarafı seçerdim?”